Berkan Cesur

Veda

Şubat28

Ölümünden 70 yıl kadar sonra “fikir ve eylem” adamı olmaktan çıkarılıp bir “Laik Muska” haline getirileceğini bilseydi; “beni unutun lennnn!” diye haykırırdı mutlaka…
Veya “benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak ancak beni tanrılaştıran hıyarlar hiçbir zaman bitmeyecek” falan derdi…
***
Hatırlıyor musunuz, “Mustafa” filmini yapan Can Dündar’a nasıl da kızdıydık…
En çok kızanların başında ise hamasi uydurmalarla ulusal duygu eraksiyonu üreten Turgut Özakman geliyordu…
Yahu, Can Dündar’ın, sahici bir inansı anlatan “Mustafa”sı, Livaneli’nin tanrısal bir figürü anlatan “Veda”ını sigarayla döver be…
***
Ulan; Veda’daki kaynak daha en başından “faul”…
Çünkü filme konu olan olayları anlatan kişi, onu aklıyla anlatamayacak kadar tutsağı Atatürk’ün…
Hatta tabiri caizse tasavvufi aşkın insani boyutunda…
Hatta…
Atatürk’ün ölümünden sonra beynine kurşun sıkıp intihar edecek kadar gönülden vurgun…
***
Akılla değil de kalple yazılmış bir öykü ne kadar gerçekçi olabilir ki?..
Can Dündar, Mustafa’da, Atatürk’ü “Akıl, Gerçekçilik, Lider” olarak tanımlamıştı…
“Veda”daki Atatürk ise “Muska”…
Hayal kahramanı…
Kurgu film karakteri…
***
Zavallı Atatürk…
Kendisini sevmediği iddia edilen kişilerin tam anladığı, sevdiklerini iddia edenlerin ise anlamamakta “ısrar” ettikleri bir lider…
Ne bir tez, ne bir antitez…
Tipik bir sentez…
Hem sonuna kadar kovalayacak kadar iddialı ama hem de “köylü milletin efendisidir” diyecek kadar mütevazı…
Hem koskoca bir imparatorluğu yıkıp yerine yepyeni ve modern bir devlet kuracak kadar idealist ama hem de aynı imparatorluğun geçmişini kabul edip borçlarını yüklenecek kadar gerçekçi…
“Hem yurtta sulh cihanda sulh” diyecek kadar pasif…
Hem, “yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” mısraına hayran olacak kadar aktif bir savaşçı…
Komünist Rusya’nın Devlet Başkanı Lenin’e yazdığı mektuplarda onu dostluğuna inandıracak kadar vefalı; savaş bittikten ve istediğini elde ettikten sonra Lenin’e sırtını dönebilecek kadar bivefa!..
***
Böyle bir sentezden sadece “tez” ya da “antitez” yaratmayı da herhalde ancak Livaneli başarabilirdi…
Malûm…
Kendisi duygu pazarlamacılığının en büyük ustalarından biridir…

Adnan Berk Okan

Bu yazı toplamda 480, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

recep ivedik’in canlandırdığı şahan gökbakar karakteri bence çok iyrenç

Şubat14

ilk defa magazinsel bir konuda yazıyorum. elim ayağım birbirine dolaştı. yalan.

konum şu: şahan gökbakar’ın aslında gerçekten recep ivedik oluşu. şu aralar şahan gökbakar aslında gerçekten öküz, kaba, aptal, espri anlayışından yoksun gibi çeşitli eleştiriler duyuyorum oradan buradan. bu duyduklarımın hepsi külliyen doğru. bir o kadar gerçek. aslen böyle birşeyin tespiti ve üzerine yorum yapmamın ne bana, ne bu yazıyı okuyana faydası var olduğunun farkındayım fakat öyle bir video izledim ki beğeniler üzerine uzunca düşünmemi sağladı. öncelikle yazımı okumadan önce aşağıdaki iki videoyu izlemeniz gerekmekte;


evet doğru duyuyorsunuz. sanki recep ivedik fragmanı ya da recep ivedik filminden bir kare gibi geliyor. öncelikle “abazan” kelimesini duyduğunuzda oturduğunuz koltukta bir gerilmiş olduğunuzu tahmin ediyorum. fakat ikinci duyduğunuzdan sonraki ilk saniyede unuttuğunuzu da tahmin ediyorum. gala’daki izdihamdan yakınan gazeteci kız bir daha gala yapmamanızı rica ediyoruz dedikten hemen sonra şahan gökbakar “sana özel bir gösterim yapacağım. ama film değil, sana başka birşey göstereceğim.” diyor. ve ardından basıyor kahkahayı. yardakçı gazeteciler de aynı milisaniyede gülmeye başlarken gökbakar’ın sevgilisi merve sevi’de kahkahaya eşlik ediyor. ama kalıbımı basıyorum ki o gülme esnasında merve sevi utancından yerin dibine girmek istiyor. “bu adam mıydı benim sevgilim?” diyor içinden ama sevgilisi ve kameralar dibinde. yapılacak en iyi şey “ahaha ben bu adama bayılıyorum” tavrı. yapıyor da. yazık.

türk halı olarak “ahaha ulan kıl var ya, ahahaha göğsünde kıl var !!! xD xD” şeklinde güldüğümüz recep ivedik’in kanlı canlı gerçek bir karakter olduğunu tespit etmiş bulunuyorum. sikimsonik tespitime yardımcı olan dailymotion sitesine teşekkürler.

Bu yazı toplamda 698, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

sapkınlığın meşru adı: cem şancı

Ocak22

cem şancı’yı internet alemlerinde haytaca gezen, sözlüklerle haşır neşir olan ve twitter ile ilgilenen hemen herkes tanır. kafayı kadınlar ve ilişkiler üzerine bozmuş, kendi tanımıyla “arsız, edepsiz, sadakatsiz, kuralsız, ezbersiz, serseri bir kimse”. bu kendini betimleme olayından hemen sonra da “beğenemedin mi?” der hep. ben beğenemiyorum. zira bir insan malesef kendini tanımladığı kelimelerden ibaret değil. kendisi aslen ne arsız, ne edepsiz. evinde süveterle oturup, hala lise aşkına aşık olduğuna da bahse girebilirim. yalnız hani dedim ya internette, sözlükte, twitter’da takılan tanır bu adamı diye. evet tanır. buna diyeceğim yok. fakat bu adamı nedense kitap okurları tanımaz. durun şimdi bomba geliyor. bu adam kendini yazar ve edebiyatçı diye tanıtıyor. ironik, değil mi?

şimdi bu yazıyı neden yazıyorum onu açıklayayım biraz. cem şancı ile bireysel olarak hiçbir derdim yok. olamaz da zaten. elin adamı. fakat kendisiyle ilgilenen toplumun ve kendisinin okur diye andığı müridlerinin “boş” bir şeyi (şair burada cem şancı’ya sesleniyor) bu kadar abartmasına, hayal dünyalarındaki taytlı süper kahraman yapmalarına fena halde kafayı takmış bulunuyorum. kafayı taktığım keşke sadece bu olsa. bu şancı öyle bir adam ki, milletin kendisini “ajdar anık” kıvamında abarttığını ve desteklediğini bilemeyecek kadar uzaylı. sanıyor ki her “ayy süpersin” diyen kız onunla ölüyor, onunla bitiyor. sevgilisiyle sevişirken onu hayal ediyor. yok öyle birşey sayın şancı. bu sizin mastürbasyonlarınızda daha fazla zevk almak için konu edindiğiniz rüyasal bir olgu. bunu okurken kafanızı iki avcunuz arasına alıp ağlayacağınızı biliyorum, ama gerçekler acı.

atışıyoruz günlerdir twitter’da. ben bunları yüzüne vurdukça, her şeye bir cevabı olan ruh hali boş durmamak için ne düşüneceğini sapıtır oldu. baktı ki olmuyor, karşısındakinin o hayallerindeki herşeye “-evet yiğidim, becer beni yiğidim” diyen seksi kız olmadığını anlayınca başladı mavi ekran vermeye. bu adamın mavi ekranı da bir acayip. “sivilce” ve “15 yaş” adı altında koyu ve açık ayrı ayrı iki mavi ekranı var. birinci mavi ekranı olan “sivilce”yi laf yediğinde, ikincisi “15 yaş”ı ise lafın altında kaldığında veriyor. basıyorum reseti ama bozmuş bir kere kendini, düzelecek gibi değil. düzelmez de. üzüldüğüm o ki boş gidicek bu hayattan. herşeyi yaptığını sanıp hiçbirşeyi yapmamış bir şekilde. hani bir de kendini “edebiyatçı” olarak belliyor ya, daha da fazla üzülücek. zira bu adamın eşine dostuna “bak lan bunu ben yazdım, süper di mi?” diyeceği hiçbirşeyi yok. tek sahip olduğu şey ilişkiler üzerine götünden uydurduğu sosyolojik tespitler. onlar da vahiy ile inmiş izlenimi veriyor insana, zira bu adamın basitliğini kavrarsanız o basitliğin maksimumundaki kurguların dahi kendisinden çıkmayacağını hemen anlarsınız.

ayrıca sapkınlığın meşru adı diye başlık atmamın tabi ki bir anlamı var. bu adamın kafayı karı-kız-am-sik-göt üstüne bozmasından zaten sapkın olduğunu çıkarmışsınızdır. ben size çarpıcı bir örnek daha vereyim. kendisi pek sevilen sözlük, ekşi sözlük’ün author adlı yazarıydı vakt-i zamanında. ayrıldı sonradan. durun hemen ayrılınca “sözlük bozdu yaa” demeyin. bu adam bir bayan yazara gönderilmiş “penis” resminin gönderilmesini savunmuş biri! lan!? dediniz sanıyorum. deyin. sapkınlığının derecesi pek sizden bizden değil, adam erkeklerdeki göte kilitlenemeyi bir kenara atmış kızlar “penis” görsün diyor. anan hariç de lan! :p

işte böylesine sapkın ve boş insan cem şancı. müridleri de öyle. alayı twitter’da “of çok sıkıldım”, “resmen sinirim bozuldu yaaa” diye ayılan bayılan kızlar. kendilerine “ruhospu” diyip ruhsal mastürbasyonlarında kendilerine o güzel jargonla dirty talk yapıyorum ama kızıyorlar. tüüh :(

demem o ki herşey sapkınlığın doruğunu yaşayıp “bir kadın masal ister” adında kitap yazmakla olmuyor sayın şancı. neysen o. ibneliğin lüzumu yok.

saygılarımla.

Bu yazı toplamda 2074, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

çocuklukta yaşanan ilk su kesintisi

Ocak14

çocukluğun üzücü anılarından. anne ve babanın kavga ettiğine şahit olmak kadar dokunaklı ve ileride hatırlanan bir durum.

su kesintisi diyorsam altyapı çalışması sebebiyle olanı demiyorum. fatura ödememe, ödeyememe sebebiyle olanı diyorum.

ilkokuldayım, şuan hatırlayamadığım bir yaştayım. hayat güzel tabi o zamanlar herşeyiyle. ne evin derdini bilmek, ne de o dert üzerine düşünüp, birşeyler yapmak var akılda. sorumluluk yok, dert yok, tasa yok. en büyük can sıkıntısı sınıftaki sinem’in bana pas vermemesi. ne yaptım ne ettimse de benden önce en yakın arkadaşımı favori olarak görmesi. hatta o gün de kızgınlıktan, sınıftan çıkarken çantamı koluna vurmuştum sinem’in. zayıf, narindi zaten. ağladı. özür dilemiştim ama yapmıştım eşekliği.

servise bindim, yine aynı klişe. servis ücretleri için zarflar dağıtılıyor. servisçime dönüp

-kaç para koydurucam buna metin abi? dedim.
-35 milyon dedi.

iyi para be diye düşündüm. zira o günlerde annem hergün beşyüz bin harçlık verir, ben iki tane eti puf bir de meyve suyu alırdım. bazı bazı da tost. ama itiraf edeyim en çok yapışkanlı sporcu kartları çıkan meyve suyu’ndan alırdım.

eve geldim. annem üstünü değiştiriyor, o da yeni gelmiş. hemşiredir annem. anne dedim servisçi zarf verdi, 35 milyon koyucakmışız. bana baktı, bitap bir hali vardı, tamam, masaya koy dedi. anladım ki bir sorun vardı. annem bu kadar durgun konuşmazdı. hele hele iş çıkışları normal insanların tersine şen şakrak dönerdi eve, yorgunluğunu sezmezdim pek; ya da sezdirmezdi. her neyse. garipti işte.

odama girdim. ödevlerimi çıkardım hemen. şimdi garip geliyor ama o zamanlar deli gibi bir heyecanla okur, okula gider gelirdim. zil çalınca sınıfa koştururdum. şimdi öğretmen zilinden sonra kaşarlanmış bir yavaşlıkla gireriz sınıfa. tatlı geldi heyecanlılığım şimdi düşününce.
Devamını okuyun »

Bu yazı toplamda 715, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

orospu çocuğu - [aşk hikayesi]

Ocak14

şehirdışına çıkmak, ailevi sebepler gibi birçok görüşememe sebeplerinden ötürü uzun bir süredir fena halde özlenen sevgili ile feci şekilde buluşulmak istenmektedir. aynı şekilde karşılık alınmaktadır. bir gün sevgili bir yakınının hilton’da iş görüşmesine gireceğini, bu yakınının izmiri pek bilmediğinden kendisinden oraya götürmesini rica ettiğini söyler. iş görüşmesi yaklaşık 10 dakika süreceğinden en küçük fırsatı bile değerlendirmek isteyen biz, hemen bir buluşma ayarladık. yakını içeriye girdiği anda dışarıda göz göze gelip, bir anlık duraksamadan sonra birbirimize hızlı hızlı adımlarla yürüdük. gözlerimize bakıp birbirimize küçük bir öpücük kondurduk. hemen bunların ardından hadi kordona gidelim sözüyle rotamızı 10 dakika sürecek de olsa kordona çevirip, deniz kıyısına oturduk. uzun zamandır birbirimizi görmemiş ve bundan kaynaklı çok özlemişiz! ne yapacağımızı bilemiyorduk. deli gibi öpüşmeler, birbirimize söylenen sevgi sözcükleri, sarılarak denize doğru uzanma gibi romantik anlar yaşanırken o 10 dakika en tatlı haliyle bir ömür gibi geçti. birden sevgilinin telefonu çaldı. arayan bahsi geçen yakını. iş görüşmesinden çıktığını, mümkünse gelip onu alması gerektiğini söyledi. “off ya, hay ben bu kızın” diye söylenen sevgili gitmesi gerektiğini, iyi ki geldiğini söyledi. ve sıkı sıkı sarılıp bir öpücük kondurdu ve gitti…

o giderken ben aynı yerde oturdum. arkasından uzun uzadıya baktım. sonra dayanamayıp yerimden kalkıp, gittiği yolun önüne çıkacak bir kestirmeden koştura koştura önüne çıktım. o daha beni görmeye varmadan dudaklarında bitmişitim bile. uzun bir öpüşmeden sonra yüzüme baktı, gülümsedi , kısık ve tatlı bir ses tonunun hakim olduğu esprili bir tavırla “orospu çoçuğu” dedi.

işte bu benim hayatımda duyduğum en tatlı küfür ve hiçbir zaman unutamayacağım bir hatıraya dönüştü. birbirine “orospu çocuğu” diye küfreden insanlar görünce o günden beri gülümsememe sebep verdi…

Bu yazı toplamda 1225, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

döner vicdan ve ben

Ocak14

yıllar önce arkadaşlarımla buluşmak için konak pier’in önünü ve öğlen saatlerini karar kılmıştık. babamın işleri iyi gidiyordu, küçük çaplı bir alım satım işinden de güzel bir harçlık çıkarıcak şekilde kazanıyordum. cebimde alışık olmadığım bir şekilde cebimde 150 lira ile arkadaşlarımla buluşmaya çıkmıştım. günün tüm yemeklerini, tüm içkilerini ısmarlamak gibi bir fikir vardı aklımda. izmir’de yaşayanlar bilir konak meydanı tarafından basmaneye doğru yürürken bir sıra dönerciler, dürümcüler vardır. sabah kahvaltısı yapmadan evden çıkmanın verdiği gazla kahvaltı için bir döner yeme fikri belirir aklımda. herhangi bir dönerciye oturur, “bir et döner, bir de kola” derim, garson getirir, yemeye başlarım. döner ekmeğin yarısına gelmişken telefon çalar. arayan arkadaşımdır. geldiğini ve beni konak pier’in önünde beklediğini söyler. ben de hayırlı işler dileyerek ortamdan kalkar ve üst geçit ile konak tarafından pier tarafına geçmek için yola koyulurum. üst geçit üzerinde dilenci, kaçak parfüm satıcısı görmeye alışmış bünye sağda soldaki insanları umursamadan yürümektedir. birden tam sağımdaki adama gözüm ilişir. adam gayet iyi giyimli (neredeyse yetkiliri biri görünümünde), üstü başı temiz ve son derece suskun önüne bakmaktadır. tam önünde bir karton vardır ve üstünde “dilenci değilim, yolda kaldım, açım” yazmaktadır. önce umursamadan önünden geçerim fakat tekrar durup arkama bakar, adama acırım. normalde hiçbir dilenciye göz yummayan ben, bu karton üzerindeki yazı karşısında eriyip, bitmişimdir.
Devamını okuyun »

Bu yazı toplamda 462, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

anlam veremediğim antivirüs programı faşizmi

Aralık30

insanların bilgisayarlarını aldıkları ilk gün onlara önerilen ve o gün kurdukları antivirüs programlarının benliklerinde yer etmesi sonrası vuku bulan psiko-sosyal durumun açığa vurmasıdır.

aslında basit ve komik gibi bakılabilecek bu durum insan beyni ve alışkanların oluşmasını anlamak için on numara kaynaktır. mesela türkiye’de doğan kişilerin %98′inin kimliklerine kafadan müslüman yazıp kendilerini 20 yaşına getirttiğimizde kendilerinin pervasızca o dini savunmasını, müslüman olduğunu söylemesini de alışkanlık ve “alışılagelmiş” ile açıklayabiliriz. tamamen aynı durum burda da bariz bir şekilde mevcut.

olay şöyle gelişiyor. bilgisayarları almışsınız. (ki bu, türkiye’yi baz alırsak genel itibariyle 2000′lerin başlarına denk gelir) bir heyecanla keşfetmek için orayı burayı kurcalarken, sizin bilgisayar aldığınızı duyan ve zaten bilgisayarı olan bir aile nedense hep o gün size misafir olarak gelir. (hatırlayın, bilgisayarınızı aldığınız gün size de misafir gelmişti) akabinde bilgisayarı birlikte incelemeye, kafanızı karıştıran yerde o ailenin işi en bileninden (genelde bu o ailenin delikanlısı ya da babası olur) yardım almaya, çeşitli sorular sormaya başlarsınız. telefonu bağlar internete girersiniz. (genelde ssk’ya girilip sigorta borcu vs. kontrol edilir o gece) birden pervasızca hep duyduğunuz “21 nisan’da internete girmeyin, çok kuvvetli bir virüs yayılıyor, o gün açılan tüm bilgisayarlar bozuluyor” muhabbeti aklınıza gelir. (o muhabbet yüzünden internete bağlı olmayan bilgisayarını o gün açmayan birini tanıyorum) virüs programı mı yüklesek dersiniz. hemen karşı aileden biri çıkar, “yükle tabi ya, norton yükle” der. siz de hemen diyip bir şekilde bahsi geçen antivirüs programını yüklersiniz.
Devamını okuyun »

Bu yazı toplamda 503, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

GUNMAN - Gelmiş geçmiş en iyi iphone uygulaması

Aralık29

Arkadaşlar bu uygulama yeni çıkmış ve hemen crack edilmiş. Ben de sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle sanırım boya savaşlarını bilen bilir, muhteşem zevkli olur canın acımadan savaş simüle etmek. Hem de bu bizzat içinde olduğundan çok daha zevklidir. İşte Gunman sayesinde iphone’unuzu bir silaha dönüştürüp 1×1 veya 4 kişilik maçlar yapabiliyorsunuz.

Devamı yazının devamındadır.
Devamını okuyun »

Bu yazı toplamda 822, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.

içiyorsam sebebi çok

Aralık25

soda

evet ne diyorduk, içiyorsam sebebi çok.

Bu yazı toplamda 525, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

ayrılık

Aralık6

oysa hiç de sandığım gibi başlamamıştı. beni kabul etmişti! evet bir yıl kadar peşinden sürüklediğim o güzel yüzlü artık benimdi. beni, benim onu sevdiğim kadar seviyor; beni, benim onu düşündüğüm zamanlarda düşünüyordu. bir zamanlar rüyam olan bu gerçeklik artık hayatımın en mutlu anlarının yaşanmasına izin vermişti. deli gibi sevilen birinin de aynı duyguları paylaştığını görmekten daha fazla insanı ne mutlu edebilirdi ki? sevdiği bir eşyanın ona alınması? doğum günü? anne şefkati? hiç sanmıyorum..

bu bambaşkaydı. hergün onu görmek hayatın en büyük hazzını veriyor, sabah sabah söylediği sadece bir mutlu edici sözcük dünyanın ne kadar da güzel olduğunu binlerce kez anlatıyordu bir nefeste. farklıydı, çünkü dünyada hiçbirşey bunu yapamazdı. onlarca kez seni seviyorum diyor, yüzlerce öpücük ile benliğimizi birbirimize hissediyorduk. sensin diyordu, hayatımın en güzel hikayesisin diyordu. bundan önce ben yaşamamışım, yaşlanmamışım, şimdi hayatım başlıyor, seninle bambaşka dünya diyordu, aynı dünya görüşüyle aynı şeyleri fısıldıyordum ben de kulağına. parıldıyordu gözleri. kahverengi. daha önce hiç de hoşuma gitmeyen bu renk, sadece onun gözlerinin rengi olduğu için en sevdiğim renk olup çıkmıştı. hayatı kahverengi yaşamayı istiyordum, sırf gözlerinin parlaklığını her an yaşayabilmek için.

herşey yolundaydı. çok seviyorduk, düşünüyorduk, vakit geçiriyorduk. hiçbir yoruma aldırmıyorduk. belki o gerçekten bir prensesti, ama ben öpünce prens olmayan bir kurbağaydım. ama o prenses yine de o kurbağaya aşıktı. bir kurbağa ile birliktesin! diyen hiçbir şey zerre umrunda değildi. kurbağa’nın bataklığında da farklı değildi durum. ama aldırmıyorduk, tek düşündüğümüz birbirimizdi.

bir ses geldi bu sırada. a, bu ne? derken annesinin bu kurbağadan hazetmediğini anladık. sadece yanlış bir gecede anneyle tanışıldığı içindi bu hazetmeme. devam eden okul devamsızlığının aileye açıklandığı gün, şanssız bir iyi geceler tanrıçam mesajı, elinden alınan telefonun babasına ulaşan tarafına gitmişti. sırf o ev içinde hakim sinirli ve gergin havadan ben de nasiplenmiştim böylece. kötü kurbağa! diye anılmıştım sırf bu dandik ve hayatım boyunca lanet edeceğim rastlantı yüzünden.

istenmiyordum artık ailesi tarafından. elbet birçok şey değişmişti bu yüzden. eskisi kadar rahat görüşemiyor, konuşamıyorduk. hatta ailesi okulunu bile değiştirdi kızlarının. çok boşta kalmıştım. her sabah gördüğüm o güzel kahverengi gözler artık birkaç kilometre kadar uzaktaydı. artık hergün onları görüp günümü güzelleştiremiyordum, farklı olmuştu hayat. ama hala seviyorduk. isyankar, sınırtanımazdık vesselam. çok da önemli değildi bu uzaklık. yine beraberdik biz, kimin ne dediği önemsizdi.

zaman geçiyordu. aradaki uzaklık, haftada bir görüşmeler, ailesinin durmak bilmeyen beni kötüleme çabaları… kavga eder olmuştuk. ilk kavgalarımız. belki o kadar önemli değildi bunlar ama daha sonradan tamir edilemeyecek çatlaklar bırakıyordu, bu güzel, neredeyse elle tutulur olacak kadar somutlaşmış aşkımıza. yine aldırmıyorduk, aşarız diyorduk, aşacağımızı düşünüyorduk. telefon vardı, telefon güzeldi. uzak da olsa sesini getiriyordu, ısıtıyordu içimi. sanaldı, o değildi, makina ile konuşuyordum. ama bu makinayı çalıştıran oydu, bunu bilmek bile güzeldi.

bir şarkı yapmıştım ona. adı da goddess of sky’dı. göklerin tanrıçası derdim hep ona adının anlamı gibi. daha önce kimse kendisine böyle seslenmemişti. içini ısıtıyordu bu seslenişim. yaptığım şarkıyı defalarca dinliyor, beni hissetmekten mutluluk duyuyordu. tellerine vurduğum gitar, ona yaptığım bu şarkı ile özdeşleşiyordu. gitarımı elime alınca tek çalmak istediğim şarkı sadece ona yaptığımdı. herşeyi onunla birleştirmek, herşeyi onunla birlikte görmek istediğimdendi. çok seviyordum çünkü, şimdiki gibi aslında.

zaman geçiyordu. olgunlaşıyorduk, olgunlaşıyordu ilişkimiz. hayatımız birbirimizin eksenine oturmuştu artık. bu yüzden en küçük çıkardığımız pürüz daha da fazla etkiliyordu birbirimizi. hayat ipiyle bağlanmıştık, kopmasından korkuyorduk. aşınıyordu zira. ailesinin hergün devam eden onunla görüşmüyorsun değil mi? görüşme onunla. deyişleri yıpratıyordu ipimizi. oysa o ipin kopmaması için hayatımızı bile veririz diyorduk. artık biraz daha farklıydı. soğuyordu prenses. belki de bunca istememenin bir sebebi vardır diye düşünür olmuştu. daha da farklıydı artık. cevaplanmayan telefon mesajları, haftasonu buluşmalarının hep bir mazeretinin çıkması… kötüydü bunlar, yakışmıyordu biz gibi bizden daha iyisi olamaz dediğimiz ve aşk adını verdiğimiz olguya.

zaman aşındırıyordu. aradaki uzaklık, ailesi, arkadaşlarının can sıkması, hayatın üstüne gelişi, kötü rastlantılar, kırık okul notları… hayatı olduğu kadar ilişkimizi de bunaltıyordu. sıkıyordu içimizi. iki göğsümüzün arasına taş gibi birşey oturuyordu bunları düşündükçe. ağırdı, o kadar gerçekti ki bazen bu duyguyu hissettiğimizde elimizi oraya götürüyorduk, acaba birşey mi var? diyorduk. kalbimizin guruldamasıydı o, bilmiyorduk.

bugün geldi. sadece hayatında can sıkan bir arkadaşı anlatmaktı telefonla beni arayışının sebebi. iyi eder sanıyordu benimle konuşmak. tanrı biliyor ya, telefonu açarken onu iyi edip kapatırım heralde diyordum. öyle olmadı. konu sapıyordu, bize geliyordu. dayanamadık. boşalttık zamanla dolmuş olan o iki göğsümüz arasındaki ağır taşın içini. birbirimize. bağırıyorduk birbirimize. hiç o ilk günlerdeki tatlılık hakim değildi bedenimize. belki de birkaç aydır birbirimizi görmememizin sebebiyet verdiği bir soğukluktu bu. ama yine de birbirimizi acıtmaya engel olamıyordu. beni artık eski heyecanlı tavrınla sevmiyorsun diyordum. onaylıyordu. iç burkuyordu, ama üzülmemezlik hakim olmaya çalışıyordu bedenime. erkektik ya. bok sürülmezdi.

kırdık birbirimizi. daha fazla ilerleyemeyeceğimizi, ailesinin beni istememesinin zamanla kendisine de iç sıkkınlığı verdiğini ve beni aklına getirdiğinde eskisi gibi sadece aşkı değil, benimle birlikte sorunlarımızı da aklına getirdiğini söylüyordu. haklıydı, aynısı benim için de geçerliydi. ağlattık sonunda. ikimizin de yaşları boşaldı gözünde. sadece telefondaki bir ses insan kimyasını nasıl da bu kadar acımasızca bozuyordu? bilmiyorduk ama oluyordu.

ne mi oldu? bitti, bitsin, bitirelim diyerek kapattık. hiçbirşey o ilk günlerdeki “her zaman sen olucaksın” cümlelerinin söylendiği anlar gibi değildi artık. telafi etsek ne mi olurdu? yıpranmıştı, hırpalanmıştı artık aşkımız. nereye kadar üstünü kapatıcaktık, nereye kadar içimizde sıkkınlıklarımızı saklayacaktık? bunalmıştık artık. her zaman dile getirmeye utandığımız şeyleri bir çırpıda söyleyip, birbirimizi sonsuza gönderebilecek kadar dolmuştuk ve patlıyordu. bunun sonu ne olabilirdi ki?

ayrıldık.

şimdi düşünüyorum da. nasıl bırakıcam onu? nasıl hayatımın eksenine koyduğum güneşten vazgeçicem? nasıl neşeli bir şarkı dinleyebilicem? hiçbir fikrim yok. hiç hem de. ama olucak bunlar. aradan 15 sene geçmesi gerçeği ne kadar zor olsa da gerçekleşicek mesela. geçicek zaman. unutucak mıyım, yanıma başkasını yerleştirebilecek miyim? güvenebilecek miyim ona? bilmiyorum. bilmiyorum.

işte o kadar boktan ve belirsiz bu ayrılık denen nane.

seviyor muyum?
hala. evet. lanet olsun evet.

bitirirken steelheart’dan she’s gone’ı çaldırıyorum winamp’ta. yüreğim kanıyor, nasıl geçicek önümdeki 1 dakika. bu konuda bile fikrim yok. bedenim yanmakta. canlı canlı cehennemi yaşamak bu. işte şu cemal süreyya şiiri gibi herşey.

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

… elveda sevdiğim. sensiz zor olucak. çok zor…

Bu yazı toplamda 448, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.

« Eski YazılarYeni Yazılar »


twitter'da son yazdiklarim