Berkan Cesur

the god of sky.

gökçe

Aralık26

adı gökçe bu kızın. hep “o” diye bilirdiniz, evet o güzeller güzelinin adı gökçe. gök dili ve göğün sahibi gibi anlamları var. manidar bir isim. içimi birçok kız isminden daha çok açıyor. güneşli gibi bir ismi var, rahatlatıyor beni. nedense küçükken pazar günlerini hep güneşli gün diye addederdim. o gün uyanmaktan mutlu olurdum, işte aynı etkiyi yapıyor ismini anmak. iyi ki var, güzel kılıyor hayatımı.

göğün tanrıçası olarak sesleniyorum ben kendisine. yağmur yağarsa bilin ki o işte parmağı var ve kendisi üzgün. ya da bızıklarken bozmuştur havayı. genelde biz gülüyorsak hava güneşli, güzel ve bulutsuz. kış olsa bile ılık. en azından bizi üşütmüyor.

november rain’in saniyesine kadar aynı bölümünü seviyoruz, ikimiz de çoğu zaman aynı kelimeleri kullanarak konuşuyoruz. güzel bir duygu bu. o yazıyor, ben okuyorum. ben çalıyorum,o dinliyor. farkettim ki zamanla birbirimizden etkilenerek birimiz yazmaya (o ben oluyor), birimiz de çalmaya heves etmeye başladık (kendisi malum). kim bilir belki birbirimizin yeteneklerinden de birşeyler kaparız ve yer ediniriz bu uğraşımızda.

unutmadan. kendisi çok güzel. en azından benim onda gördüğüm şey saf güzellik. uykum vardı, seni tasvir etmek istedi canım.

hehe. SENİ SEVİYORUM… büyük puntolarla.

Bu yazı toplamda 173, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

içiyorsam sebebi çok

Aralık25

soda

evet ne diyorduk, içiyorsam sebebi çok. çok efendim çoook.

Bu yazı toplamda 157, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

fazlasıyla yeniden

Aralık21

hata yaptığını anlar ya insan. işte o değil. sadece sevdiğimizden. birbirimizi sevdiğimizi birbirimize baktığımızda anlamamızdan, bunun yüzümüze balyoz gibi inmesinden.

hiç ummamıştık ama oldu. “o”nunla yeniden, yine ve fazlasıyla beraberim. fazlasıyla’nın altı çizili olsun. çünkü gerçekten fazlasıyla. ilk gün bile bu kadar heyecan ve iç doluluğunu yaşamamış, tatmamıştık.

ayrıca bir kısım pis alkolün etkisiyle insan ne de kuş gibi oluyor. sağındaki adam ne demiş, solundaki kadın ne gözüyle bakıyor.. hiç umursamıyorsun. evet onu da tattık. hayat böyle güzel.

hayat böyle güzel’in de altı çizilsin. çünkü hayat onunlayken böyle. çok bis demogoji yaptım.

elinden telefon düşürmeyen bıcır sevgililere gülerken bugün 1 saat içinde attığım 50 küsür mesaja bakınca, galiba bu sefer oldu :)

“o”nu seviyorum.
şimdi dağılın.

Bu yazı toplamda 151, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

twitter açtım

Aralık19

şu sıralar hiç yapmam deyip de yaptıklarım listesine bir madde daha ekledim. en gereksiz bir şekilde twitter açtım.

şurdan takip edebilirsiniz beni, kapşonlu kıyafet ile takip etmeyin, gizemli oluyor, kıllanıyorum.

http://twitter.com/berkancesur

Bu yazı toplamda 148, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.

ayrılık

Aralık6

oysa hiç de sandığım gibi başlamamıştı. beni kabul etmişti! evet bir yıl kadar peşinden sürüklediğim o güzel yüzlü artık benimdi. beni, benim onu sevdiğim kadar seviyor; beni, benim onu düşündüğüm zamanlarda düşünüyordu. bir zamanlar rüyam olan bu gerçeklik artık hayatımın en mutlu anlarının yaşanmasına izin vermişti. deli gibi sevilen birinin de aynı duyguları paylaştığını görmekten daha fazla insanı ne mutlu edebilirdi ki? sevdiği bir eşyanın ona alınması? doğum günü? anne şefkati? hiç sanmıyorum..

bu bambaşkaydı. hergün onu görmek hayatın en büyük hazzını veriyor, sabah sabah söylediği sadece bir mutlu edici sözcük dünyanın ne kadar da güzel olduğunu binlerce kez anlatıyordu bir nefeste. farklıydı, çünkü dünyada hiçbirşey bunu yapamazdı. onlarca kez seni seviyorum diyor, yüzlerce öpücük ile benliğimizi birbirimize hissediyorduk. sensin diyordu, hayatımın en güzel hikayesisin diyordu. bundan önce ben yaşamamışım, yaşlanmamışım, şimdi hayatım başlıyor, seninle bambaşka dünya diyordu, aynı dünya görüşüyle aynı şeyleri fısıldıyordum ben de kulağına. parıldıyordu gözleri. kahverengi. daha önce hiç de hoşuma gitmeyen bu renk, sadece onun gözlerinin rengi olduğu için en sevdiğim renk olup çıkmıştı. hayatı kahverengi yaşamayı istiyordum, sırf gözlerinin parlaklığını her an yaşayabilmek için.

herşey yolundaydı. çok seviyorduk, düşünüyorduk, vakit geçiriyorduk. hiçbir yoruma aldırmıyorduk. belki o gerçekten bir prensesti, ama ben öpünce prens olmayan bir kurbağaydım. ama o prenses yine de o kurbağaya aşıktı. bir kurbağa ile birliktesin! diyen hiçbir şey zerre umrunda değildi. kurbağa’nın bataklığında da farklı değildi durum. ama aldırmıyorduk, tek düşündüğümüz birbirimizdi.

bir ses geldi bu sırada. a, bu ne? derken annesinin bu kurbağadan hazetmediğini anladık. sadece yanlış bir gecede anneyle tanışıldığı içindi bu hazetmeme. devam eden okul devamsızlığının aileye açıklandığı gün, şanssız bir iyi geceler tanrıçam mesajı, elinden alınan telefonun babasına ulaşan tarafına gitmişti. sırf o ev içinde hakim sinirli ve gergin havadan ben de nasiplenmiştim böylece. kötü kurbağa! diye anılmıştım sırf bu dandik ve hayatım boyunca lanet edeceğim rastlantı yüzünden.

istenmiyordum artık ailesi tarafından. elbet birçok şey değişmişti bu yüzden. eskisi kadar rahat görüşemiyor, konuşamıyorduk. hatta ailesi okulunu bile değiştirdi kızlarının. çok boşta kalmıştım. her sabah gördüğüm o güzel kahverengi gözler artık birkaç kilometre kadar uzaktaydı. artık hergün onları görüp günümü güzelleştiremiyordum, farklı olmuştu hayat. ama hala seviyorduk. isyankar, sınırtanımazdık vesselam. çok da önemli değildi bu uzaklık. yine beraberdik biz, kimin ne dediği önemsizdi.

zaman geçiyordu. aradaki uzaklık, haftada bir görüşmeler, ailesinin durmak bilmeyen beni kötüleme çabaları… kavga eder olmuştuk. ilk kavgalarımız. belki o kadar önemli değildi bunlar ama daha sonradan tamir edilemeyecek çatlaklar bırakıyordu, bu güzel, neredeyse elle tutulur olacak kadar somutlaşmış aşkımıza. yine aldırmıyorduk, aşarız diyorduk, aşacağımızı düşünüyorduk. telefon vardı, telefon güzeldi. uzak da olsa sesini getiriyordu, ısıtıyordu içimi. sanaldı, o değildi, makina ile konuşuyordum. ama bu makinayı çalıştıran oydu, bunu bilmek bile güzeldi.

bir şarkı yapmıştım ona. adı da goddess of sky’dı. göklerin tanrıçası derdim hep ona adının anlamı gibi. daha önce kimse kendisine böyle seslenmemişti. içini ısıtıyordu bu seslenişim. yaptığım şarkıyı defalarca dinliyor, beni hissetmekten mutluluk duyuyordu. tellerine vurduğum gitar, ona yaptığım bu şarkı ile özdeşleşiyordu. gitarımı elime alınca tek çalmak istediğim şarkı sadece ona yaptığımdı. herşeyi onunla birleştirmek, herşeyi onunla birlikte görmek istediğimdendi. çok seviyordum çünkü, şimdiki gibi aslında.

zaman geçiyordu. olgunlaşıyorduk, olgunlaşıyordu ilişkimiz. hayatımız birbirimizin eksenine oturmuştu artık. bu yüzden en küçük çıkardığımız pürüz daha da fazla etkiliyordu birbirimizi. hayat ipiyle bağlanmıştık, kopmasından korkuyorduk. aşınıyordu zira. ailesinin hergün devam eden onunla görüşmüyorsun değil mi? görüşme onunla. deyişleri yıpratıyordu ipimizi. oysa o ipin kopmaması için hayatımızı bile veririz diyorduk. artık biraz daha farklıydı. soğuyordu prenses. belki de bunca istememenin bir sebebi vardır diye düşünür olmuştu. daha da farklıydı artık. cevaplanmayan telefon mesajları, haftasonu buluşmalarının hep bir mazeretinin çıkması… kötüydü bunlar, yakışmıyordu biz gibi bizden daha iyisi olamaz dediğimiz ve aşk adını verdiğimiz olguya.

zaman aşındırıyordu. aradaki uzaklık, ailesi, arkadaşlarının can sıkması, hayatın üstüne gelişi, kötü rastlantılar, kırık okul notları… hayatı olduğu kadar ilişkimizi de bunaltıyordu. sıkıyordu içimizi. iki göğsümüzün arasına taş gibi birşey oturuyordu bunları düşündükçe. ağırdı, o kadar gerçekti ki bazen bu duyguyu hissettiğimizde elimizi oraya götürüyorduk, acaba birşey mi var? diyorduk. kalbimizin guruldamasıydı o, bilmiyorduk.

bugün geldi. sadece hayatında can sıkan bir arkadaşı anlatmaktı telefonla beni arayışının sebebi. iyi eder sanıyordu benimle konuşmak. tanrı biliyor ya, telefonu açarken onu iyi edip kapatırım heralde diyordum. öyle olmadı. konu sapıyordu, bize geliyordu. dayanamadık. boşalttık zamanla dolmuş olan o iki göğsümüz arasındaki ağır taşın içini. birbirimize. bağırıyorduk birbirimize. hiç o ilk günlerdeki tatlılık hakim değildi bedenimize. belki de birkaç aydır birbirimizi görmememizin sebebiyet verdiği bir soğukluktu bu. ama yine de birbirimizi acıtmaya engel olamıyordu. beni artık eski heyecanlı tavrınla sevmiyorsun diyordum. onaylıyordu. iç burkuyordu, ama üzülmemezlik hakim olmaya çalışıyordu bedenime. erkektik ya. bok sürülmezdi.

kırdık birbirimizi. daha fazla ilerleyemeyeceğimizi, ailesinin beni istememesinin zamanla kendisine de iç sıkkınlığı verdiğini ve beni aklına getirdiğinde eskisi gibi sadece aşkı değil, benimle birlikte sorunlarımızı da aklına getirdiğini söylüyordu. haklıydı, aynısı benim için de geçerliydi. ağlattık sonunda. ikimizin de yaşları boşaldı gözünde. sadece telefondaki bir ses insan kimyasını nasıl da bu kadar acımasızca bozuyordu? bilmiyorduk ama oluyordu.

ne mi oldu? bitti, bitsin, bitirelim diyerek kapattık. hiçbirşey o ilk günlerdeki “her zaman sen olucaksın” cümlelerinin söylendiği anlar gibi değildi artık. telafi etsek ne mi olurdu? yıpranmıştı, hırpalanmıştı artık aşkımız. nereye kadar üstünü kapatıcaktık, nereye kadar içimizde sıkkınlıklarımızı saklayacaktık? bunalmıştık artık. her zaman dile getirmeye utandığımız şeyleri bir çırpıda söyleyip, birbirimizi sonsuza gönderebilecek kadar dolmuştuk ve patlıyordu. bunun sonu ne olabilirdi ki?

ayrıldık.

şimdi düşünüyorum da. nasıl bırakıcam onu? nasıl hayatımın eksenine koyduğum güneşten vazgeçicem? nasıl neşeli bir şarkı dinleyebilicem? hiçbir fikrim yok. hiç hem de. ama olucak bunlar. aradan 15 sene geçmesi gerçeği ne kadar zor olsa da gerçekleşicek mesela. geçicek zaman. unutucak mıyım, yanıma başkasını yerleştirebilecek miyim? güvenebilecek miyim ona? bilmiyorum. bilmiyorum.

işte o kadar boktan ve belirsiz bu ayrılık denen nane.

seviyor muyum?
hala. evet. lanet olsun evet.

bitirirken steelheart’dan she’s gone’ı çaldırıyorum winamp’ta. yüreğim kanıyor, nasıl geçicek önümdeki 1 dakika. bu konuda bile fikrim yok. bedenim yanmakta. canlı canlı cehennemi yaşamak bu. işte şu cemal süreyya şiiri gibi herşey.

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

… elveda sevdiğim. sensiz zor olucak. çok zor…

Bu yazı toplamda 134, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

seviyorum seni

Ekim18

seviyorum seni ama evde ekmek yok.

(a tribute to “seviyorum seni ekmeği tuza banıp”)

Bu yazı toplamda 163, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

hayat bi garip volume 2

Ekim16

hail!

itiraf ediyorum. tüm “hayat bi garip” yazılarımın içerisinde geçen konu başlıklarını, cep telefonuma “oha süper fikir, unutmayayım, bloğa yazarım!” diye not ediyorum, canım sıkılınca da bloğa geçiriyorum. garip ama şahane de hoşuma gidiyor bu olay.

- hani çılgınca hareketler sarf eden, delirmiş gibi davranan insanlara kabaca deli s*kmiş denir ya. bu hale gelmesi için ajdar’a kaç kişi hallendi acep? kabaca?

- korku filmlerinde rastlıyorum. ampul kapanınca çotank diye bi ses geliyor. yahu o ampulden nerde satılır ? bizimkini 500 kere kapadım açtım, ne ses ne bişey. evde gerilim havası olmuyor, mülayimliğim hep bu sade ampülümüzden.

- bir şarkı dinledim, içerisinde geçen söz “önce allah sonra sen“. açık ilişki?

- aldatılmaz, yaşanır.

- msn’de birşey yazarken koyduğumuz tip tip gülümseme işaretleri var hani. ” :), :(, :’(, :-o ” gibi gibi. ben nedense bunları kullanırken bilgisayar başında yüz şeklimi de o an kullandığım gülücük gibi yapıyorum. :-o yaparken ağzımı açıyor, :’( yaparken ağlama moduna giriyorum. (H) yaparken de artisleniyorum ama gözlüğüm yok.

- balayı kadar vasat türkçe’ye geçmiş bir sözcük var mı? tamam ingilizlerde honey, bal demek. moon da ay demek. ama öyle ay değil bildiğin uzaydaki ay demek. zaman olan month. hangi akla hizmet çevrildiyse bu kelime, deli bir yaratıcılık örneği. aslında balayı kesin şöyle bişey. bayan olan bal, erkek olan ayı. bunlar biraraya gelmiş balayı olmuş. yamuluyorsam düzeltin.

hail!

- bilgisayara usb girişli joystick aldım. bildiğin playstation oldu. playstation kiraladığım günlerime ağlıyorum şimdi :’(

- domuz gribi dediğin domuzdan bulaşmalı arkadaş ! okullarda salgın olucakmış diye haberler okuyorum. aramızda domuz mu var? gerçi bi hoca var, kıllanıyorum.

- ona birşey hazırlarken, ondan gelen şahane bir mesaj…

- hadi insan evrildi. gezegenler de çarpışarak oldu bitti. evren de bi şekilde bulunduğu düzleme kapak attı. fakat kapak atılan düzlem, onu da içeren varsa o düzlem nasıl oluştu ? hadi yaratıcı yarattı. yaratıcıyı kim yarattı ? başlangıcı olmayan birşey ? düşünün çıldırın.

- yan komşu yaşlı nineden geliyor : çok düşünme delirirsin.

- ne zaman birinin bir tarafı kırılsa, burkulsa, çatlasa; o kişinin acaba kırıldı mı sorusuna “kırılsa yerinde duramazsın” yanıtı geliyor. e ben zamanında uzun atlamalara özenip halı üzerinde denerken ayağımı kırdım. kırılan bölgem de ayağım olunca s*ke s*ke yerimde durdum yani.

-öperim.

-hail and kill!

biterken ac/dc - whole lotta rosie çalıyordu. fütursuz hail!lar için;

bkz: manowar - hail and kill.

Bu yazı toplamda 202, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

Bir buçuk ay

Ekim9

Bir buçuk ay bir buçuk ay olalı böyle tatlı bir 2. aya giriş görmemiş. Ben öyle duydum.

Çalı, çırpı, ufak ufak böcekler bile hayrandı.

:)

Bu yazı toplamda 149, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

Büyük ihtimalle cennette çalan parça

Ekim7

Öyle bir şarkı ki insan dinledikçe edindiği huzurun fazlalığından şikayet edicek neredeyse.

Sözleri de başlığa attığım cennette arkaplanda çalan parça olması ihtimaline de destek veriyor. Yapılamaz bir parça;

Iron Maiden - Out of the silent planet
Go get Adobe Flash Player!

Alıntı : The punishment is death for all who live.

Aynı huzur doluluğunu yaşamak isteyenlere de aynı albüm olan Brave the New Worl’den Dream of Mirrors’ı öneriyorum.

Bu yazı toplamda 203, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

Evren Savaşı

Ekim4

Yeni projem bir ogame uyarlaması olan Evren Savaşı.

Siz de online oyunlardan hoşlanıp, gerçek zamanlı uzay stratejisi oynamak istiyorsanız;

http://www.evrensavasi.com

Bu yazı toplamda 410, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

« Eski YazılarYeni Yazılar »
berkan cemal cesur, goddess of sky, kisisel blog, kultur, sanat, muzik, sinema, heavy metal, mantronic, thrash metal, iced earth turkiye resmi fan sitesi, glam, rock, cort, emg, gitar, amfi, gokcehan karakarcayildiz, goddess, gökçehan karakarçayıldız, gökçe karakarçayıldız