ayrılık
oysa hiç de sandığım gibi başlamamıştı. beni kabul etmişti! evet bir yıl kadar peşinden sürüklediğim o güzel yüzlü artık benimdi. beni, benim onu sevdiğim kadar seviyor; beni, benim onu düşündüğüm zamanlarda düşünüyordu. bir zamanlar rüyam olan bu gerçeklik artık hayatımın en mutlu anlarının yaşanmasına izin vermişti. deli gibi sevilen birinin de aynı duyguları paylaştığını görmekten daha fazla insanı ne mutlu edebilirdi ki? sevdiği bir eşyanın ona alınması? doğum günü? anne şefkati? hiç sanmıyorum..
bu bambaşkaydı. hergün onu görmek hayatın en büyük hazzını veriyor, sabah sabah söylediği sadece bir mutlu edici sözcük dünyanın ne kadar da güzel olduğunu binlerce kez anlatıyordu bir nefeste. farklıydı, çünkü dünyada hiçbirşey bunu yapamazdı. onlarca kez seni seviyorum diyor, yüzlerce öpücük ile benliğimizi birbirimize hissediyorduk. sensin diyordu, hayatımın en güzel hikayesisin diyordu. bundan önce ben yaşamamışım, yaşlanmamışım, şimdi hayatım başlıyor, seninle bambaşka dünya diyordu, aynı dünya görüşüyle aynı şeyleri fısıldıyordum ben de kulağına. parıldıyordu gözleri. kahverengi. daha önce hiç de hoşuma gitmeyen bu renk, sadece onun gözlerinin rengi olduğu için en sevdiğim renk olup çıkmıştı. hayatı kahverengi yaşamayı istiyordum, sırf gözlerinin parlaklığını her an yaşayabilmek için.
herşey yolundaydı. çok seviyorduk, düşünüyorduk, vakit geçiriyorduk. hiçbir yoruma aldırmıyorduk. belki o gerçekten bir prensesti, ama ben öpünce prens olmayan bir kurbağaydım. ama o prenses yine de o kurbağaya aşıktı. bir kurbağa ile birliktesin! diyen hiçbir şey zerre umrunda değildi. kurbağa’nın bataklığında da farklı değildi durum. ama aldırmıyorduk, tek düşündüğümüz birbirimizdi.
bir ses geldi bu sırada. a, bu ne? derken annesinin bu kurbağadan hazetmediğini anladık. sadece yanlış bir gecede anneyle tanışıldığı içindi bu hazetmeme. devam eden okul devamsızlığının aileye açıklandığı gün, şanssız bir iyi geceler tanrıçam mesajı, elinden alınan telefonun babasına ulaşan tarafına gitmişti. sırf o ev içinde hakim sinirli ve gergin havadan ben de nasiplenmiştim böylece. kötü kurbağa! diye anılmıştım sırf bu dandik ve hayatım boyunca lanet edeceğim rastlantı yüzünden.
istenmiyordum artık ailesi tarafından. elbet birçok şey değişmişti bu yüzden. eskisi kadar rahat görüşemiyor, konuşamıyorduk. hatta ailesi okulunu bile değiştirdi kızlarının. çok boşta kalmıştım. her sabah gördüğüm o güzel kahverengi gözler artık birkaç kilometre kadar uzaktaydı. artık hergün onları görüp günümü güzelleştiremiyordum, farklı olmuştu hayat. ama hala seviyorduk. isyankar, sınırtanımazdık vesselam. çok da önemli değildi bu uzaklık. yine beraberdik biz, kimin ne dediği önemsizdi.
zaman geçiyordu. aradaki uzaklık, haftada bir görüşmeler, ailesinin durmak bilmeyen beni kötüleme çabaları… kavga eder olmuştuk. ilk kavgalarımız. belki o kadar önemli değildi bunlar ama daha sonradan tamir edilemeyecek çatlaklar bırakıyordu, bu güzel, neredeyse elle tutulur olacak kadar somutlaşmış aşkımıza. yine aldırmıyorduk, aşarız diyorduk, aşacağımızı düşünüyorduk. telefon vardı, telefon güzeldi. uzak da olsa sesini getiriyordu, ısıtıyordu içimi. sanaldı, o değildi, makina ile konuşuyordum. ama bu makinayı çalıştıran oydu, bunu bilmek bile güzeldi.
bir şarkı yapmıştım ona. adı da goddess of sky’dı. göklerin tanrıçası derdim hep ona adının anlamı gibi. daha önce kimse kendisine böyle seslenmemişti. içini ısıtıyordu bu seslenişim. yaptığım şarkıyı defalarca dinliyor, beni hissetmekten mutluluk duyuyordu. tellerine vurduğum gitar, ona yaptığım bu şarkı ile özdeşleşiyordu. gitarımı elime alınca tek çalmak istediğim şarkı sadece ona yaptığımdı. herşeyi onunla birleştirmek, herşeyi onunla birlikte görmek istediğimdendi. çok seviyordum çünkü, şimdiki gibi aslında.
zaman geçiyordu. olgunlaşıyorduk, olgunlaşıyordu ilişkimiz. hayatımız birbirimizin eksenine oturmuştu artık. bu yüzden en küçük çıkardığımız pürüz daha da fazla etkiliyordu birbirimizi. hayat ipiyle bağlanmıştık, kopmasından korkuyorduk. aşınıyordu zira. ailesinin hergün devam eden onunla görüşmüyorsun değil mi? görüşme onunla. deyişleri yıpratıyordu ipimizi. oysa o ipin kopmaması için hayatımızı bile veririz diyorduk. artık biraz daha farklıydı. soğuyordu prenses. belki de bunca istememenin bir sebebi vardır diye düşünür olmuştu. daha da farklıydı artık. cevaplanmayan telefon mesajları, haftasonu buluşmalarının hep bir mazeretinin çıkması… kötüydü bunlar, yakışmıyordu biz gibi bizden daha iyisi olamaz dediğimiz ve aşk adını verdiğimiz olguya.
zaman aşındırıyordu. aradaki uzaklık, ailesi, arkadaşlarının can sıkması, hayatın üstüne gelişi, kötü rastlantılar, kırık okul notları… hayatı olduğu kadar ilişkimizi de bunaltıyordu. sıkıyordu içimizi. iki göğsümüzün arasına taş gibi birşey oturuyordu bunları düşündükçe. ağırdı, o kadar gerçekti ki bazen bu duyguyu hissettiğimizde elimizi oraya götürüyorduk, acaba birşey mi var? diyorduk. kalbimizin guruldamasıydı o, bilmiyorduk.
bugün geldi. sadece hayatında can sıkan bir arkadaşı anlatmaktı telefonla beni arayışının sebebi. iyi eder sanıyordu benimle konuşmak. tanrı biliyor ya, telefonu açarken onu iyi edip kapatırım heralde diyordum. öyle olmadı. konu sapıyordu, bize geliyordu. dayanamadık. boşalttık zamanla dolmuş olan o iki göğsümüz arasındaki ağır taşın içini. birbirimize. bağırıyorduk birbirimize. hiç o ilk günlerdeki tatlılık hakim değildi bedenimize. belki de birkaç aydır birbirimizi görmememizin sebebiyet verdiği bir soğukluktu bu. ama yine de birbirimizi acıtmaya engel olamıyordu. beni artık eski heyecanlı tavrınla sevmiyorsun diyordum. onaylıyordu. iç burkuyordu, ama üzülmemezlik hakim olmaya çalışıyordu bedenime. erkektik ya. bok sürülmezdi.
kırdık birbirimizi. daha fazla ilerleyemeyeceğimizi, ailesinin beni istememesinin zamanla kendisine de iç sıkkınlığı verdiğini ve beni aklına getirdiğinde eskisi gibi sadece aşkı değil, benimle birlikte sorunlarımızı da aklına getirdiğini söylüyordu. haklıydı, aynısı benim için de geçerliydi. ağlattık sonunda. ikimizin de yaşları boşaldı gözünde. sadece telefondaki bir ses insan kimyasını nasıl da bu kadar acımasızca bozuyordu? bilmiyorduk ama oluyordu.
ne mi oldu? bitti, bitsin, bitirelim diyerek kapattık. hiçbirşey o ilk günlerdeki “her zaman sen olucaksın” cümlelerinin söylendiği anlar gibi değildi artık. telafi etsek ne mi olurdu? yıpranmıştı, hırpalanmıştı artık aşkımız. nereye kadar üstünü kapatıcaktık, nereye kadar içimizde sıkkınlıklarımızı saklayacaktık? bunalmıştık artık. her zaman dile getirmeye utandığımız şeyleri bir çırpıda söyleyip, birbirimizi sonsuza gönderebilecek kadar dolmuştuk ve patlıyordu. bunun sonu ne olabilirdi ki?
ayrıldık.
şimdi düşünüyorum da. nasıl bırakıcam onu? nasıl hayatımın eksenine koyduğum güneşten vazgeçicem? nasıl neşeli bir şarkı dinleyebilicem? hiçbir fikrim yok. hiç hem de. ama olucak bunlar. aradan 15 sene geçmesi gerçeği ne kadar zor olsa da gerçekleşicek mesela. geçicek zaman. unutucak mıyım, yanıma başkasını yerleştirebilecek miyim? güvenebilecek miyim ona? bilmiyorum. bilmiyorum.
işte o kadar boktan ve belirsiz bu ayrılık denen nane.
seviyor muyum?
hala. evet. lanet olsun evet.
bitirirken steelheart’dan she’s gone’ı çaldırıyorum winamp’ta. yüreğim kanıyor, nasıl geçicek önümdeki 1 dakika. bu konuda bile fikrim yok. bedenim yanmakta. canlı canlı cehennemi yaşamak bu. işte şu cemal süreyya şiiri gibi herşey.
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
… elveda sevdiğim. sensiz zor olucak. çok zor…
Bu yazı toplamda 449, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.

ayrıl-(mış)-dık … =) Bir aşk bir hayat gerçek aşk bekler…
gercekten mukemmel yaziyorsun siparis versek bu kadar olur..blogunu takip ettigim icin cok mutluyum..yazilarinin devamini bekliyorum daha kisa araliklarla…