adı kamildi, adı gibiydi

… adeta isim ve kişilik ilişkisini kanıtlıyordu. konuştukça daha da komikleşiyor, yerin dibine giriyordu. tüm bunları yaparken ise adeta bir nasa çalışanı, bir vergi rekortmeni edası , sempatikliğini de bitiriyordu. anlattığı ise kahvaltısını kola ile yapmasıydı. bunu bir anti popülizm eylemi, marjinallik olarak görüyordu. o yine onun deyişiyle “annelerimizin konuşma dediği” çocuktu. kaşındaki piercing ve hiç çıkarmadığı, soluk metallica tişörtü (st. anger) adeta asi görünmek istiyorum diye bağırıyordu. bir saçı uzun “ortam çocuğuydu”. yalnız tek bir kusuru vardı ki üniversiteli çok çılgın arkadaşları gibi karizmatik bir ismi yoktu. ne bir cenk’ti, ne sarp ne de koray.
onun kadı kamil’di, adı gibiydi.
guitar hero diyordu; “expert” oynarım. takmadılar. ortamda gırla giden muhabbetin arasında adeta bir “sordum sarı çiçeğiydi”. herkes anan baban var mıdır diye soruyordu, ama içinden. söve söve, duvarlara çarpa çarpa. güzelim sohbetin kıllık katsayısına tahammülü olmayacak ki, kimse konuşmaz oldu kamil’le. ilgi göremeyince telefonuna sarıldı. arar gibi yapıp uzun bir konuşma çekti.
o sırada zalım kader ağlarını örmüş, ayakkabıma patlamış mısır’ın dipte kalan sert ve patlamamış tanelerinden birini sokmuştu. mısırı çıkarmaya çalışsan bir dert, çıkarmasan ayrı dertti. sert ve kesikli kısmı ayağımın tabanını çiziyor, her darbede biraz daha acı veriyordu. ama çorabımın topuğu delik ve kokuyordu. bu ikileme artık bir son vermeliydim.
kısa bir düşünmeden sonra acı ve karizma savaşında galip taraf acı olmuştu. ayakkabımı dilinden tuttum, bileğime yakın bacak kıllarım gözüktükten hemen sonra ayağımı çıkarmıştım. hain mısır tanesini çıkarmak için ayakkabıyı silkeliyordum. düşmüyordu!
kamil ortamda ilgiyi tekrar kazanmak için güzel bir fırsat bulmuştu. müzikli eğlence mekanının gürültülü müziğini yırtarcasına bir kahkahadan sonra beni göstererek: “baksanızaaaaaa” diye bağırdı. bırakın bizim elemanları ortamdaki diğer insanlar bile bana bakıyordu. görevi canlı müzik yapmak olan eleman nota kaçırmıştı.
ilgi orospusunun gına getiren tavırlarından bana da gına gelmiş olacak ki, ayakkabımı yere bıraktığım gibi ayağa kalktım. tek ayağım ayakkabılı diğeri değildi, bu yüzden sağa yatık pisa kulesi görüntüm ile ayar vermeye başladım. “yeter ulan!”dan girdim “senden rahatsız oluyoruz, anlamıyor musun?”dan çıktım. konuşmamın sonlarına doğru mısır çıkarma işlemime bir taraftan devam ediyor, dolayısıyla bir elim ayakkabının içinde, eline ayakkabı giymiş bir adam görünümündeyken verdiğim ayarlar ne etkili ne de dobra duruyordu. gülüyorlardı, sustum. amınıskim diyerek mısırlı da olsa lanet ederek giydim ayakkabımı geriye. kapıdan çıkıp kafenin önünde sigaramı yaktım.
o kamil olsa da herkesin gözünde daha büyük bir kamil varsa artık o da bendim. camın arkasından göz göze geldik, elimle izah işareti yaparak parmağımı salladım. bu ülkede herkes bu işaretin “ananı belledim olm” demek olduğunu bilirdi.
kafasını çevirdi.
gün bitimine yakın ben hala dışardaki masayı tek başıma işgal etmiş, yalnız takılıyordum. herkes alman usulü hesap ödemelerini yapmak için önünde tabureler olan kafe/bar mekanlarının klasik kasa yerine doğru gidince kamil’in telefonunu masada unuttuğunu gördüm. koştum hemen telefonu kapatıp yeniden açtım. sim kilidi üç defa ardarda hatalı girerek hattını bloke edip, masaya da 10 lira iliştirip yürür gibi yapıp hızlıca koştum gittim.
artık ordan kimseyle görüşmek içimden gelmiyordu. yanaşmadım da.
bir daha o arkadaş çevresine yanaşmamak bende büyük kayıplara yol açtı. misal artık “her zamankinden” deme karizmasını yaşayabildiğim tek kafeye gidemiyordum, onlardan birileri hep orda olurdu.
aldığım en tırt intikamdı. artık adım berkan ve göbek adım kamil’di.
Bu yazı toplamda 756, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.
